13.3.07
2007 Wallpaper Design Award / Best city İstanbul
Gerek İstanbul Modern, Sakip Sabancı Müzesi gibi kültürel mekanları gerekse alışveriş ve gece hayatı... Yeni açılan mağazaları ve barları... Dizayn merkezleri... Giderek seçkin bir parti başkentine dönüşen şehir. Ve bütün bu nedenlerle 2007 Wallpaper Design Award Best City: İstanbul
12.3.07
Mermerler, "Esta Movida" dedi.
8.3.07
“SORULARINI DEĞİŞTİR, HAYATIN DEĞİŞSİN”

İtiraf etmeliyim ki çok iddiali bir cümle. Kitabı elime aldığım zaman okuyup okumamak arasında gittim geldim. Kişisel gelişim ile ilgili amerikalıların yazdığı onlarca uyduruk kitaptan birisi olduğu hakkında önyargım vardı. Ama yine de bir şans vermek gerekir diye düşünerek çantama attım. Ne de olsa kalın bir kitap değil. Kısa bir zamanda bitirebilirim ☺
İstanbul trafiğinden hepimiz şikayetçiyiz, ama bu trafik sıkışıklığını kullanmayı da bilmiyoruz. Sabah ve akşam ortalama 90’ar dakikalık yollar gidiyoruz. 3 saatlik bu zamanı nasıl değerlendiririz diye düşünen yok. Yanımdaki çantada en az bir kitap bulunur ve ben yine trafikteyim, yanımda da “Soruların Gücü” adlı kitap var. “Hadi bakalım” diyerek okumaya başlıyorum.
Sorularınızı değiştirin, hayatınız değişsin.
Sabah uyandığımızdan itibaren günün her anında, yaptığımız her eylemden önce aslında bilinçli veya bilinçsiz kendimize sorular soruyoruz ve bu sorularımızın cevaplarına göre davranıyoruz. Disiplinli düşünme yöntemlerinden bihaber olarak yaşıyorsak bu soruların çoğu bilinçsizce aklımıza gelip gidiyor. Burada önemli olan farkında olmasakta bu sorulara verdiğimiz cevapların yaptıklarımızı yönlendirmesi. Sabah “Ne giysem?”. Yola çıkarken “Hangi yoldan gitsem?”. İşyerine yaklaşırken “Kahvaltı için ne alsam?”. İşe başlarken “Nasıl yaparsam daha etkileyici olur?”. Onaylanmayan bir çalışmada “Şimdi ne yapmalıyım?”. Bu gibi sorulara verdiğimiz cevaplar nasıl bir insan olduğumuzu, ne tür işler yaptığımızı ortaya çıkarıyor.
Kitap; bilinçsizce sorduğumuz soruları daha bilinçli bir halde sormamızı ve cevaplarını da yönlendirmemizi sağlamaya çalışıyor. Bilinçsiz soru-cevap sisteminde karamsar olma oranımız çok yüksek. Bunda yetişme tarzımızın, ülkemizin arabesk kültürünün önemi büyük. Herhangi bir sorun karşısında “Kimin yüzünden böyle oldu?”, “Suçlu kim?” gibi sorular sorarız. Bu sorularımızı “Şimdi ne yapabilirim/iz?”, “Nasıl çözebilirim/iz?” haline getirebildiğimiz zaman kitap amacına ulaşmış oluyor.
Başta söylemedim, sonda söyleyeyim. Her an, her zaman uygulamak kolay değil. Ama bunu biliyor olmak, yapabildiğimiz anlarda uygulamak kesinlikle çok rahatlatıcı ve problem çözücü bir yöntem.
Bu yöntemi işlerimizde kullanabileceğimiz gibi özel hayatımızda da kullanabiliriz. Kitap kesinlikle yepyeni ve farklı bir formül ile gelmiyor. Bildiğimiz, az biraz yapabildiğimiz şeyleri bir sistem içine koyarak düzenli hale getiriyor.
Bütün kitabı burada anlatmayayım. Kendinize bir iyilik yapın, alın okuyun, sonra sevdiğiniz birisine hediye edin. Kesinlikle tavsiye ediyorum.
16.2.07
One Life: Küresel bir megatrend araştırması

Getty Images'in kreatif direktörü Lewis Blackwell'in "One Life" sunumu, bizim de burada zaman zaman aktardığımız trendlerin, tüketici-marka ilişkisinde önemli bir değişimi işaret ettiğini ortaya koyuyor.
Blackwell'in ekibi, son bir yılda Getty'den kiralanan görselleri, müşterilerinin yürüttüğü 120 rebranding çalışmasını ve her hafta tüm dünyadan 260 dergiyi taramış, analiz etmiş. Araştırmanın sonuçları son derece ilginç.
İşte başlıklar:
• Değişiklikler ve seçenekler bu kadar fazlayken, tüketiciler artık görsel kalabalıktan arındırılmış, net ve yalın sunumlarla ilgileniyor.
• Kaçınılmaz olan değişim, insanların zamanlarını bu çağrının peşinden gitmeye harcamaları anlamına gelmiyor. Kalıcı değerler daha çok önem kazanıyor. Böylece tüketicilerin daha güçlü bir bireysel kimliğe sahip olma ihtiyacı artıyor ve artık reklamcılar bu ihtiyaca sesleniyor.
• İlginç ki tüm dünyadaki ilk 500 reklamverenin %50'si iletişiminde tek bir kişiyi kullanmış. Üstelik bunlar, yöneticileri ya da şirketleri temsil eden görseller değil, aksine sıradan çalışanları, kendine güvenen, tüketicilerin ne yaptığını, nereye gittiğini, kime güvenip kiminle ilişki kurabileceğini bilen "bizden biri" tipler.
• One Life birçok 'kimlik' sahibi olmak değil. Aksine tek biri işi gerçekten iyi yapan, güçlü bir "benlik" duygusu bekleyen bir tüketiciyle karşı karşıyayız.
• Ünlü kullanımında önemli bir azalma var. (Time "Ben"i boşuna yılın adamı seçmedi demek ki)
• Kararlı, başarılı, kendine güvenen kadın imajında artış yaşıyoruz... Kadınsı değerlerin kutsandığı bir dönemdeyiz.
• Tüketiciler artık bolca cilalanmış görünen mesajlara "güven" duymuyor. Mutluluğun görsel iletişimine ait geleneksel yöntemler artık tersine dönüyor.
Örnek: ABD'de küçük bir hırdavatçı dükkanı, gıcırdayan yer tahtaları, tıka basa dolu rafları ve rengi sararmış duvarlarını gösteren ilanlarıyla büyük zincir marketlerle başarılı bir biçimde rekabet edebiliyor.
Blackwell, "Küçükler özgün, gerçek, ayakları yere basan, erişilebilir bir şey sunar gibidirler: güvenebileceğiniz bir şey" diyor.
• Kurallara bağlı yaşam biçimi artık bir çözüm değil, bir sorun olarak görülüyor. İnsanı modern yaşamın kaosundan, hızından koruyan en önemli sığınak onun evi.
• One Life eğiliminin en büyük sosyal sonuçlarından biri de reklamcıların bundan böyle herhangi bir bağı olmayan (bekar) bireyleri kullanmakta çekingen davranmayacakları... Zira "tek" demek, "yalnız" demek değil.
• Tüketiciler, çevre dostu yaşam biçimlerine ve ürünlere daha fazla merak sarmaya başlamışlar... Rock grubu U2’nun solisti Bono, KIRMIZI American Express kartı yarattı; yani, Afrikaya yardım kurumlarına doğrudan para vermektense artık siz doymak bilmez tüketici harcamalarınızı yaparken, harcamanın %1'i hayır işlerine gidecek. Tüketici bu büyük meseleleri dert ediyor, ama hala tüketici, yani zararlı şeyleri de kullanıyor ama bunu itiraf ediyor en azından...
• İnsanın daha yüce bir amaçla ilişkisini kuran herhangi bir görsel, duygusal bir çekicilik yaratıyor.
"One Life" işte böyle sonuçlar ortaya koymuş.
Küreselleşen iletişim, bireylerin cebine giren teknoloji, artan paylaşım tüm dünyada "tek tip" bir tüketici yaratmaya doğru gidiyor. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tartışması çok başka bir konu.
Fotoğraf: Mathias Clamer / Getty Images One Life Sunumu
12.1.07
Çaktırmadan İkna
Movida Plus Map Genel Müdürü Gürkal Aylan'ın bu çevirisini çaktırmadan okumanızı öneriyoruz!Ev kadınları süpermarketlerde NİÇİN planladıklarından %35 daha çok ürün alırlar?
Showroom'da üstü açık bir otomobil gördüklerinde erkeklerin aklına NİÇİN bir metres gelir?
“Psikolojik Pazarlama” konusunda tüm zamanların en çok okunan kitabı “The Hidden Persuaders” dilimize kazandırıldı. İlk baskısı 1957’de ABD’de yapılan kitabı, tam 50 yıl sonra ajansımızın çok değerli Genel Müdürü Gürkal Aylan Türkçe’ye çevirdi ve kitap Mediacat Yayınları’ndan piyasaya çıktı. Gürkal ağabeyin kitaba yazdığı önsözü aynen aktarıyorum:
Yıl 1968. Reklamcılık yaşamına Tanrı’nın şanslı bir kulu olarak Manajans gibi bir okulda ve de junior reklam yazarı kimliğiyle başlamış olmanın tanımlanamaz heyecan ve lüksünü yaşıyorum. Henüz çiçeği burnunda bir reklamcı, hayır durun durun, reklam okyanusunda minnacık bir kağıt gemi olduğumun bilinciyle, kendimi okyanusun acımasız dalgalarına karşı güçlendirmek için her şeyi yapmaya hazırım.
İşe ajans kitaplığındaki yerli ve yabancı yayınlardan başlıyorum. Büyük duayen Eli Acıman bir gün beni odasına çağırıyor ve elindeki kitabı bana uzatarak, “bak yavrum, bu çok önemli bir kitap, mutlaka okumalısın” diyor. Kitabın adı The Hidden Persuaders. Teşekkür edip odadan ayrılıyorum. Kitabı okumam dört beş günümü alıyor. Bitirdiğimde kendimi çenesine feci aparkat yemiş acemi bir boksör gibi duyumsuyorum. Aman Tanrım, pazarlamacıların, satıcıların, reklamcıların insanlara bir şeyler satabilmek için ille de bu karmaşık, bu akıl almaz, bu şeytansı, bu yorucu deney ya da süreçlerden geçmesi mi gerek? Yanmışız...
Yıl 1970... Yeni Ajans’tayım. Rahmetli Afif Erdemir’in ortağı Nesim Natan, bir gün elinde bir kitapla odama giriyor ve “Gürkal Bey, bu kitabı okudunuz mu?” diyor. O da ne? Bay Natan’ın elindeki yine aynı kitap değil mi? Okuduğumu ve çok ilginç bulduğumu söylüyorum. (Kitabın 1970 basımını kendi özel arşivim için almıştım ve –sıkı durun lütfen- kitap o tarihte 40. baskısını yapmıştı.)
Yaşadığım bu benzeş iki olaydan sonra gerçek kafama dank etti: Beğenelim ya da beğenmeyelim, bu kitap benim gibi reklamcılık “heveskârlarının” mutlaka bir göz atması gereken kitaplardan biriydi.
Peki, neyin nesiydi bu kitap?
Ne anlatıyordu?
Bu denli çok basılmasının ve okunmasının nedeni neydi?
Reklamcılar bu kitapta ne buluyorlardı?
Hemen şunu söyleyeyim ki, “psikolojik pazarlama” ya da “psiko-ikna” kitabı diye nitelenen bu kitabı belli bir kategorinin içine oturtmak biraz zor. Neden mi? Çünkü kitap çok boyutlu. Değinmediği konu yok. Pazarlama var içinde; reklam var, satış var, iletişim danışmanlığı var, yönlendirme var, psikoloji ve toplumbilimi var, imaj mimarlığı, toplum mühendisliği ve araştırma var. Var oğlu var.
Çaktırmadan İkna’yı iki farklı gözle okuyabilirsiniz. Birincisi, 50’li ve 60’lı yılların pazarlama ve reklam arenasını yansıtan tarihsel bir belge olarak; ikincisi, aradan bunca zaman geçtiği halde güncelliğini hâlâ koruyan, kimisi değişik adlar altında karşımıza çıkan teknik, yöntem ve uygulamaları gözlerimizin önüne seren bir laboratuar kitap, bir bilgilik olarak. Sanırım, kendi kendimize soracağımız şu sorular, bu iki bakış açısı arasındaki ayrımın minimize edilmesini kolaylaştırabilir:
Günümüzde giderek çoğalan, adeta kopyalanırcasına birbirine benzeyen ürünleri ayrıştırmak için ne gibi çabalar harcanıyor, o yıllarda neler yapılıyordu?
Günümüzde tüketici sadakati ile ilişkilendirilen “lovemark” kavramı, o yıllarda karşımıza nasıl çıkıyordu?
Günümüzdeki narsizm’den kişisel imajdan yararlanma teknikleri acaba o yıllarda da var mıydı?
Günümüzde tüketiciler üzerinde duygusal çekim gücü yaratmak için çırpınan pazarlama, reklam ve marka stratejistleri o yıllarda neredeydiler?
Günümüzdeki “geleceğin tüketicileri”ne nasıl yaklaşılıyor, o yılların minik tüketicilerine nasıl yaklaşılıyordu?
Günümüzdeki imaj mimarlarıyla o yılların imaj mimarları çok farklı yöntemlerle mi çalışıyorlardı?
Günümüzde giderek önem kazanan “neuro-marketing”, o yıllarda biliniyor muydu?
Günümüzde kullanılan araştırma yöntemleriyle kıyaslandığında o yılların araştırma yöntemleri nasıl bir durum arz ediyordu?
Araştırma dedim de, salt adet yerini bulsun diye yapılan, uydur buydur araştırmalara dudak kıvıran, sağlıklı, yaratıcı, ses getiren reklam kampanyalarına bunlarla ulaşılamayacağını söyleyen reklamcı dostlara saygı duyuyorum. Ama tüketicinin iç dünyasını, içgörüsünü keşfetmek için ister geçmişte ister günümüzde yapılan bilimsel araştırmaların katkısını onların da kabul ettiğine inanıyorum.
Biraz önce kitabı iki farklı gözle okuyabileceğinizi söylemiştim. Sözümü geri alıyorum. Gelin isterseniz bu kitabı tek göz ya da gözlükle okuyalım: Pazarlamacılar, reklamcılar, araştırmacılar, psikologlar, yönlendiriciler, insanların beyinlerini çözebilmek, etkileyebilmek için neler yapıyor, ne hünerler sergiliyorlar?
70’lerden bu yana uzun bir zaman geçti. Bu süre içinde hep keşke birileri çıkıp bu kitabı Türkçe’ye çevirse diye bekledim. Ama beklentim bu güne kadar gerçekleşmedi. Sonunda “Haydi Gürkal, anlaşılan bu iş senin elinden öpecek” diyerek kolları sıvadım ve günahıyla sevabıyla kitabı çevirdim. Umarım yüzüme gözüme bulaştırmamışımdır.
Bu arada terminolojiyle ilgili bir notum olacak. İngilizcedeki “to persuade” mastarı, malum “kandırmak, ikna etmek” anlamına geliyor. Ben bunu kimi yerde ikna etmek, kimi yerde de inandırmak biçiminde kullandım.
En çok zorlandığım “merchandiser” kavramı oldu. Çünkü bu kavramı kısa yoldan, tek sözcükle Türkçe’ye çevirmek oldukça zor. Tanses Gülsoy’un büyük bir emek ve titizlikle hazırladığı, yabancı kavramlara çok uygun, çok başarılı karşılıklar bulduğu ve bence kendi alanında gerçekten yararlı bir çalışma olan Reklam Terimleri ve Kavramları Sözlüğü bu kavramı şöyle tanımlıyor:
1. Mal pazarlama konusunda uzman kişi
2. Perakende satış yerinin yöneticisi
3. Sergileme standı
Ben bu kavramı genelde “pazarlama ve satış uzmanı” biçiminde ifade etmeye çalıştım.
Ve şimdi de sıra bir teşekkürde: Kitabın isim babası olan sevgili Oğuzhan Akay’a (çaktırmadan) en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Gürkal Aylan
27.12.06
23.12.06
Yılın adamı "Ben"im! Var mı itirazı olan?
"Time" dergisinin Türkiye'de bir başka havası vardır. Özellikle kapakları bizde hep önemli görülür. Vakti zamanında Atatürk'ü ve Naim Süleymanoğlu'nu kapağına taşıdığını iyi biliriz. Time, her sene yılın adamını seçer. Bazen bunların arasında Türkler de olur ve mail forward'laması yoluyla tıklayıp oy vermemiz istenir filan... Biz de girip oy veririz, ülke puanımızı yükseltiriz. Fakat Time, bu sene enteresan bir hareket çekti hepimize. Yılın adamı olarak "ben"i, "sen"i, "biz"i, "siz"i seçti...
Irak'ta kanlı bir savaş hüküm sürerken, Sudan'da millet birbirini keserken, İsrail Lübnan'ı bombalayarak ortalığı karıştırmışken, Kuzey Kore diktatörü nükleer denemeyi yaptırmışken, İran Cumhurbaşkanı da nükleer bomba sevdasına kapılmışken; Time gitti ve "ben"i yılın adamı seçti. Peki neden? İşte bu blog yüzünden, YouTube yüzünden, Vikipedi yüzünden... Kısaca yeni World Wide Web
yüzünden.
Artık biz (yani herkes) sadece seyirci değil, yönetmeniz.
Artık biz (yani herkes) sadece tüketici değil, üreticiyiz.
Artık biz (yani herkes) sadece bu hayatı değil, internette ikinci bir hayatı yaşıyoruz.
Ajanstan bir arkadaşımızın ifadesiyle (İsmail,) bu dünyada sıradan bir çalışanız ama internette birkaç galaksi sahibi bir imparatoruz.
Neyse lafı uzatmayalım. Hepimiz bir üniversite öğrencisinin okul masraflarını karşılayabilmek için kurduğu onemilliondollarhomepage hikayesini biliyoruz. YouTube'ü iki kafadarın parti videolarını yüklemek için evlerinin garajında kurduğunu biliyoruz (bizim henüz Türkiye'de böyle garajlarımız yok yazık ki, ama neden olmasın?). Sahi YouTube'ü bu iki kafadar kaç milyar dolara satmıştı?
Şu kesin ki, bir üretcilik, bir yaratıcılık, bir inovasyon patlaması var. Belki de bunu yakalayan 20 yaşında bir genç, 50 yıllık bir holdingin cirosunu katlayabilecek.
İşte bu, tamamen "sanal" bir dünyanın, internetin sunduğu sınırsız imkanların sonucudur. Bu, insanlara özgür fikirler, anlayışlar geliştirmenin fırsatlarını sunmaktadır. Hem de sınırlar olmadan, politikacılar olmadan, büyük büyük adamlar olmadan...
Şimdi gelin ve bana 30 saniyelik bir TV reklamı ve bir basın ilanı isteyin. Artık, bu değil işte!
11.12.06
Pardus geliyor!
Tübitak Ulusal Elektronik ve Kritoloji Araştırma Enstitüsü Tübitak Uekae bünyesinde gerçekleştirilen Pardus İşletim Sistemi projesi ile yerli malı, yepyeni ve son derece güvenli bir işletim sistemi seçeneğiyle karşı karşıyayız: Pardus 2007
Linux temelli olan Pardus 2007, bilginin özgürce paylaşılarak üretilmesi ve paylaşılması konusunda da harika bir model sunuyor. Pardus 2007 çok yakında çıkacak...
Pardus'un amaçları şöyle sıralanmış:
• Ulusal bağımsızlık, güvenlik ve tasarruf amacıyla, kritik uygulamaların üzerinde çalışabileceği, açık ve standart bir veri yapısını destekleyen, güvenlik izlemesine imkan verecek şekilde kaynak kodu açık olan ve finansal yük oluşturmadan yaygınlaştırılabilecek bir işletim sistemi oluşturmak.
• Türkiye’nin bilgi teknolojileri konusundaki etkinliğini katma değerli projelere yöneltmek...
Pardus projesine korkusuzca destek olmak gerektiğini düşünüyorum. Umarım yakın gelecekte bilgisayarlarımız Pardus'la çalışıyor olur.
Linux temelli olan Pardus 2007, bilginin özgürce paylaşılarak üretilmesi ve paylaşılması konusunda da harika bir model sunuyor. Pardus 2007 çok yakında çıkacak...
Pardus'un amaçları şöyle sıralanmış:
• Ulusal bağımsızlık, güvenlik ve tasarruf amacıyla, kritik uygulamaların üzerinde çalışabileceği, açık ve standart bir veri yapısını destekleyen, güvenlik izlemesine imkan verecek şekilde kaynak kodu açık olan ve finansal yük oluşturmadan yaygınlaştırılabilecek bir işletim sistemi oluşturmak.
• Türkiye’nin bilgi teknolojileri konusundaki etkinliğini katma değerli projelere yöneltmek...
Pardus projesine korkusuzca destek olmak gerektiğini düşünüyorum. Umarım yakın gelecekte bilgisayarlarımız Pardus'la çalışıyor olur.
8.12.06
Trend Madenciliği
Business Week tarafından 2006'nın en iyi fikirlerinden biri olarak seçilen Trend Madenciliği, "Reklam İnsanları" gibi sosyal networklerin, blogların ve YouTube gibi "vlog"ların yaptığı işe deniyor. Üstelik bu hizmetler kullanıcılara ücretsiz sunuluyor. Buralarda Paris Hilton'dan George Bush'a, Şahan'dan Sütü Seven Kamyon Şoförü'ne kadar sınırsız diyebileceğimiz birçok mevzu aslında "reytingi ölçülür" hale geliyor. Reklamcılığın ve pazarlamanın "popüler olandan faydalanması" kaçınılmaz. Bunu etik bulmayan tutucular olsa da burada asıl soru, "popüler olandan faydalanılsın mı, faydalanılmasın mı" değil, "popüler olandan ne kadar hızlı yararlanabiliriz" olmalı.
16.11.06
Şimdi Olmadı!


Temel, efelerin ağır aksak oyununa bakıp, bu kadar düşünsem ben de oynarım demiş.
Doğru da demiş. Mesele kadayıfı kimin bulmasında değil. Kadayıf orada duruyordu zaten. Tatlıcının dükkanında. Kadayıfı kimin icat ettiği de, sahiplenilmesi de değil konu. Mesele ondan bir fikir çıkartmakta. O fikir de çıkarılmış. Ama zaten yüzeysel bakılır bizde her şeye ve geçiştirilir. Kardeşler yapmış işte, hem de bak senden daha iyisini yapmışlar, denir. Çünkü o kültürle büyütülmüşlerdir. İcat çıkartma diyerek.
Peki, daha önce akıllar neredeymiş acaba? Ya da tatlıların dibine kıran mı girmiş.
Pardon ya, biz tatlıyı banka şubesine benzetmedik. Ama sizinkinin şerbeti de fazla kaçmış, yağ sızmış gibi duruyor mu demeliyiz. Bu mu eleştiri?
Geçelim... Bugün, bir dia bankasındaki fotoğrafın benzerini hatta daha iyisini çekerseniz ne oluyor biliyor musunuz? Efendim, kütüphane zaten var ve kimseye ait değil demiyor yabancı. Başınız belaya giriyor ve telif hakkını ödüyorsunuz.
Aynı sektördeyseniz ve benzer bir iş yapıyorsanız, RÖK ve Sanayi Bakanlığı da yakanıza yapışacaktır. O halde en iyisi, başka sektörlerdeki kavramları ve fikirleri alıp, üstüne başlık kondurmaktır. Benzet benzet yaz.
Demek ki konu neymiş? Tembellik ve uyanıklıkmış.
Objeler kimseye ait olamaz elbette. Ama objelerin yorumu size aittir. Yani bir bardağın içine iki pipet konmuşsa ve atıyorum ‘ikisinde de iyiyiz. bireysel ve kurumsal bankacılıkta...’ yazarsanız, başkası da gelip 4 pipet koyup, ‘bizim arabamız dört çeker’ yazarsa, bu çalıntı olmaz. Hazır fikri alıp, geliştirme kurnazlığı olur. Buna Şark kurnazlığı da denir.
Demogojiyi eleştiriyle karıştıranlar, espri yaptığını sanarak işi hafifletenler ve geçiştirenler, bir gün kendilerinin de yapacağı bir şeye kılıf hazırlıyor demektir benim için.
Konu mu ne? Bugünlerde gazetelerde çıkan Mercedes ilanı.
Ne söylüyoruz peki, yukarda? Biz bunu, Dışbank Fortis olduğunda,
Şimdi Oldu başlığıyla yapmış, ilanı dolu dolu çıkmıştık. Örnekleri yukarda.
Ama bu yaptıkları olmadı. Kimin mi olmadı? Onu da siz bulun. Arşiv unutmadı.
HighBrand Olur musunuz Acaba?
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar, derken Yahya Kemal, acaba bir gün markaların da neredeyse sadece hayal ederek yaşayacağını öngöremezdi, çünkü öngörmezdi.
Akpet, elbet bir gün ‘5. Olacak’ şarkısını söylerken, ben de acaba ‘5. Kim?’ ve ‘Niye
sesini çıkarmıyor?’ diye merak etmeye başladım. 6. olacağım demek de bir şeydir, aslında. Ki biz de bir zamanlar Demirbank iiçinyapmıştık. Beş kişinin yukarda oturduğu sembolik kuleye tırmanan adam filmiyle, bankayı 6.’lığa konumlamıştık... Türk bankacılığının ilk onu, Cumhuriyet tarihi boyunca değişmediğinden anlamlıydı. Sonra tabii yukardaki beşler, rahat bırakmadılar da aşağıya atıverdiler O’nu.. İlişkimiz biteli on ay olmuştu ki, o da oldu. Yazık oldu...
Böyle bir stratejik konumlama vardır, reklamcılıkta. Markayı yerleştirirsin, gözlere.
Kimisini morartır, kimisine makyaj efekti yaratır.
Beko’nun 210 yılında Avrupa’da en çok tercih edilen on markadan biri olma hedefi,
bizi ilgilendiriyor mu peki? İlgilendirmese bazı bankalarımızdan mobilyacılarımıza hatta
gıdacılarımıza niye hep bizim için saçlarını süpürge ettiklerini açıklasınlardı filmlerde değil mi? Takdir eden olsa söylemezlerdi belki de... Askerde söylediğimiz gibiydi yani her şey, koşarken: Her şey vatan için!
Para kazanacak halleri yok ya... Kazansalar da hep Türkiye kazanıyor zaten.
Türkiye kazan, ben kepçe☺
Şimdi Beko, 2010’da onuncu olamazsa 2015’te beşinci olabilir mi, rica etsek?
Hatta ben de örnek alsam Beko’dan ve ajansımın ‘2010’da Tüm Reklamlar onda’
sloganını benimsemesini sağlasam diyorum. Süt içtim dilim mi yanacak...Yalanım varsa yalanayım...Dün dündür, bugün bugündür, yarın da yarındır derim olmazsa. Allah kerim derim.
Bol sıfırların olduğu rakamlara bir seminer verip, kendimi ‘paralayarak’ anlatmak isterim hatta bunları. Lovemark derim, superbrand derim, pardon onlar dendi... Highmark derim yahu... Bu da benden olsun ne var? Hay Allah! Maksat inovasyon olsun aramızda.
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar... Seyirci hayal gördüğü müddetçe şaşar.
Öyle işte...
Akpet, elbet bir gün ‘5. Olacak’ şarkısını söylerken, ben de acaba ‘5. Kim?’ ve ‘Niye
sesini çıkarmıyor?’ diye merak etmeye başladım. 6. olacağım demek de bir şeydir, aslında. Ki biz de bir zamanlar Demirbank iiçinyapmıştık. Beş kişinin yukarda oturduğu sembolik kuleye tırmanan adam filmiyle, bankayı 6.’lığa konumlamıştık... Türk bankacılığının ilk onu, Cumhuriyet tarihi boyunca değişmediğinden anlamlıydı. Sonra tabii yukardaki beşler, rahat bırakmadılar da aşağıya atıverdiler O’nu.. İlişkimiz biteli on ay olmuştu ki, o da oldu. Yazık oldu...
Böyle bir stratejik konumlama vardır, reklamcılıkta. Markayı yerleştirirsin, gözlere.
Kimisini morartır, kimisine makyaj efekti yaratır.
Beko’nun 210 yılında Avrupa’da en çok tercih edilen on markadan biri olma hedefi,
bizi ilgilendiriyor mu peki? İlgilendirmese bazı bankalarımızdan mobilyacılarımıza hatta
gıdacılarımıza niye hep bizim için saçlarını süpürge ettiklerini açıklasınlardı filmlerde değil mi? Takdir eden olsa söylemezlerdi belki de... Askerde söylediğimiz gibiydi yani her şey, koşarken: Her şey vatan için!
Para kazanacak halleri yok ya... Kazansalar da hep Türkiye kazanıyor zaten.
Türkiye kazan, ben kepçe☺
Şimdi Beko, 2010’da onuncu olamazsa 2015’te beşinci olabilir mi, rica etsek?
Hatta ben de örnek alsam Beko’dan ve ajansımın ‘2010’da Tüm Reklamlar onda’
sloganını benimsemesini sağlasam diyorum. Süt içtim dilim mi yanacak...Yalanım varsa yalanayım...Dün dündür, bugün bugündür, yarın da yarındır derim olmazsa. Allah kerim derim.
Bol sıfırların olduğu rakamlara bir seminer verip, kendimi ‘paralayarak’ anlatmak isterim hatta bunları. Lovemark derim, superbrand derim, pardon onlar dendi... Highmark derim yahu... Bu da benden olsun ne var? Hay Allah! Maksat inovasyon olsun aramızda.
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar... Seyirci hayal gördüğü müddetçe şaşar.
Öyle işte...
29.9.06
MÜŞTERİMİZ FORTIS, THINKMARKETING BÜYÜK ÖDÜLÜNÜ KAZANDI. BU MUTLULUKTA PAYIMIZ OLDUĞU İÇİN BİZ DE SİZİNLE PAYLAŞMAK İSTEDİK!

Türkiye'nin en başarılı markalarını ve pazarlama fikirlerini ödüllendiren ilk ve tek yarışması ThinkMarketing'de, 2006 yılı ödüllerinin sahipleri belli oldu. Fortis, ThinkMarketing Büyük Ödülü'ne layık görüldü.
Bu yıl üçüncüsü düzenlenen ThinkMarketing Ödülleri, Türk pazarlama sektörünün en önemli etkinliklerinden biri. Ali Saydam, Günseli Özen Ocakoğlu, Barış Topkaya, Fatoş Karahasan, Güven Borça, Vural Çakır, Meral Saçkan gibi sektörün önde gelen saygın isimlerinin oluşturduğu bir juri tarafından her yıl dört kategoride ödül veriliyor: Yenilikçi ürün, yeni marka yaratma,
devrimci pazarlama uygulaması ve Think Marketing Büyük Ödülü.
En başarılı marka yönetimi, iletişim planı ve yatırımın geri dönüşü çerçevesinde değerlendirilen ThinkMarketing Büyük Ödülü'nü, geçtiğimiz yıl sonunda etkili bir dönüşüm ve iletişim kampanyasıyla Türkiye'ye 'merhaba' diyen Fortis Türkiye kazandı. Fortis Türkiye bu ödülü sadece lansman kampanyası ile değil, lansmanın ardından sürdürdüğü marka tutundurma faaliyetleriyle de elde etti. Lansman sonrası Fortis Türkiye en çok hatırlanan markalar arasında Coca Cola ve Arçelik'ten
sonra 3. sıraya yerleşmiş, bankalar arasında da en çok bilinen ilk 5 banka arasına girmişti. Lansman sonrası devam eden pazarlama iletişimi faaliyetleriyle sadece bilinirlik oranlarında değil aynı zamanda markaya yönelik tutum ve inançlarda da istenilen düzey sağlanmıştı. Fortis Kurumsal İletişim Bölümü ve diğer 3. parti kuruluşlarla birlikte çalışarak yaratılan
bu büyük başarıda, Fortis’in iletişim partneri sıfatıyla pay sahibi olmanın kıvancını yaşıyoruz.
Mutluluk paylaşıldıkça büyür diyerek, sevincimizi paylaşmak istedik.
26.9.06
İki Soru İki Yanıt : Reklam ve Pornografi
Reklamda pornografi nerede başlar, nerede biter?
Hiç bir şey aslının yerini tutamaz. Pornografi isteyen pornografiyle
ihtiyacını giderir. Bu anlamda, reklamla cinsel istek ve
heyecan yaratılmaz. Harekete geçireceğimiz tek istek,
ürüne sahip olma duygusudur. Kadına ya da erkeğe değil.
Reklamda pornografi, ürünün farkına varmak, kendisi için uygun olduğunu bilmek ve tanımakla başlar. Satın alarak biter. Buna da pornografi denmez zaten.
Selülit kremi reklamında popo kullanmak pornografi midir?
Sizin ürünle ilginiz yoksa ya da reklam bu ilgiyi markaya
yönlendiremiyorsa başka şeylerle ilgilenirsiniz.
İhtiyacınız ve istekleriniz belirler bunu. İnek memesinden tahrik oluyorsanız sorun reklamda değil sizdedir.
Ama popo tüm kültürlerde en çekici organlardan biri.
Kadınlara seslenen bir reklamda kadın poposu kullanarak
kadınların dikkati çekilebilir. Ama kimse sahip olduğu popoyu,
estetik de olsa, o markayı da kullansa, reklamdakiyle
değiştiremez. Bu anlamda, reklamda popo kullanmanın
pornografisinden çok tüketiciyi kandırmasıyla bağlantı kurulmalı.
Ayrıca Reklam Özdenetim Kurulu’nun belirlediği uluslar arası esaslar
dikkate alınmak zorunda. Siz özdenetiminizi yapamazsanız birileri
gelir sizin yerinize yapar. Reklamcılar, işin siyasal alana çekilmesine
izin vermemeli ve bu tartışmada taraf olmamalı.
İş, reklam boyutuyla ve objektif olarak incelenmeli.
Unutmayın ki, özgürlüklerimizi o özgürlükleri sağlayan ve koruyan
kurallara borçluyuz.
Kendi görüşüm şudur: Ben selülit reklamında popo kullanmayı
yaratıcı bir çözüm olarak görmüyorum. Hatta bence ilk akla gelen
fikir. Tren yazıp tren göstermek gibi yani…
Hiç bir şey aslının yerini tutamaz. Pornografi isteyen pornografiyle
ihtiyacını giderir. Bu anlamda, reklamla cinsel istek ve
heyecan yaratılmaz. Harekete geçireceğimiz tek istek,
ürüne sahip olma duygusudur. Kadına ya da erkeğe değil.
Reklamda pornografi, ürünün farkına varmak, kendisi için uygun olduğunu bilmek ve tanımakla başlar. Satın alarak biter. Buna da pornografi denmez zaten.
Selülit kremi reklamında popo kullanmak pornografi midir?
Sizin ürünle ilginiz yoksa ya da reklam bu ilgiyi markaya
yönlendiremiyorsa başka şeylerle ilgilenirsiniz.
İhtiyacınız ve istekleriniz belirler bunu. İnek memesinden tahrik oluyorsanız sorun reklamda değil sizdedir.
Ama popo tüm kültürlerde en çekici organlardan biri.
Kadınlara seslenen bir reklamda kadın poposu kullanarak
kadınların dikkati çekilebilir. Ama kimse sahip olduğu popoyu,
estetik de olsa, o markayı da kullansa, reklamdakiyle
değiştiremez. Bu anlamda, reklamda popo kullanmanın
pornografisinden çok tüketiciyi kandırmasıyla bağlantı kurulmalı.
Ayrıca Reklam Özdenetim Kurulu’nun belirlediği uluslar arası esaslar
dikkate alınmak zorunda. Siz özdenetiminizi yapamazsanız birileri
gelir sizin yerinize yapar. Reklamcılar, işin siyasal alana çekilmesine
izin vermemeli ve bu tartışmada taraf olmamalı.
İş, reklam boyutuyla ve objektif olarak incelenmeli.
Unutmayın ki, özgürlüklerimizi o özgürlükleri sağlayan ve koruyan
kurallara borçluyuz.
Kendi görüşüm şudur: Ben selülit reklamında popo kullanmayı
yaratıcı bir çözüm olarak görmüyorum. Hatta bence ilk akla gelen
fikir. Tren yazıp tren göstermek gibi yani…
20.9.06
Bazen reklamın kötüsü de oluyor.

Reklam, hele ki ülkelerin reklamı söz konusu olduğu zaman, ciddi organizasyonlar, özellikle spor organizasyonları çok büyük önem kazanıyor. Hatta öyle ki TV ya da sinema tanıtım filmlerinden çok daha fazla iş görüyorlar. Türkiye’nin elinde de bunlardan biri var: Formula 1 Türkiye Grand Prix’si. Evet Türkiye’ye bu organizasyon gökten zembille inmedi. Türkiye bu organizasyona her yıl ev sahipliği yapmak için çok büyük çaba harcadı. Dünyanın en güzel pistlerinden birini yaptı. Üstelik geçtiğimiz yıl, düzenlediği organizasyonla uluslararası düzeyde takdir kazandı. Oysa bu yıl, bu kadar önemli bir organizasyonu, tamamen subjektif kararlar yüzünden elimize yüzümüze bulaştırdık. Neredeyse kaybediyorduk.
Üstelik bu kadar önemli bir reklam fırsatını, yine “subjektif bir bakışla” reklam uğruna yitiryorduk. Sadece 5 Milyon USD tutarında bir ceza ile açıkçası “yırttık”.
Bu olaydan çıkarmamız gereken çok önemli bir ders olduğu açık: Reklam ve reklam organizasyonu son derece bilimsel ve ciddi bir iştir. Ölçüp, biçmeden, stratejik sonuçlarını öngörmeden adım atılmaması gerekir. Yoksa para da, emek de boşa gider.
4.8.06
İstekler ihtiyaçlara karşı!
Değişen dünya, değişen kültür ve değişen ekonomi, insanın doğasındaki farklı arzuların biz profesyonellerce kaşınmasını gerektiriyor: İstekler...
Sunulan birbirine benzer onbinlerce materyalin arasında markalar için dikkatleri üzerlerine toplama fırsatı yaratacak çok geniş bir alan var: "Kendini iyi hissedeceksin alanı".
Buna giden yol da "tasarım"dan geçiyor. Estetik ve onun günlük yaşantımıza kattığı güzellikler artık gözardı edilemez bir boyuta geldi. Sony'nin Onursal Başkanı Norio Ohga, "Sony'de tüm ürünlerimizin rakiplerimizinkilerle temelde aynı teknoloji, fiyat, performans ve özellikleri sunduğunu farz ediyoruz. Piyasada bir ürünü diğerinden ayıran, farklılaştıran tek şey tasarımdır." diyor.
Tasarım diye, güzellik, değer ve anlam açısından deneyimlenen şeylere denir. O, sanattan farklı olarak günlük yaşamın içindedir.
İhtiyaçlara yönelik veya ihtiyaç yaratarak satılan ürünlerin (hatırlayın o ünlü ustalardan birinin sözünü: "biz matkap değil, delik satıyoruz...") tasarım öğesini ön plana çıkarmamaları doğaldır. Bununla beraber artık insanların "tasarıma" inanılmaz bedeller ödemeye hazır oldukları bir devirdeyiz. Örnek arıyorsanız uzaklara gitmeyelim: Apple iPod. Ona ihtiyacınız olmasa da onu istersiniz. Nitekim iPod Nano'nun ABD'de dönen reklamlarında, yakın plan elden ele dolaşan üründen başka bir şey görünmüyor... Zaten ortada böyle bir tasarım varken başka bir şey göstermeye ne hacet?
Sunulan birbirine benzer onbinlerce materyalin arasında markalar için dikkatleri üzerlerine toplama fırsatı yaratacak çok geniş bir alan var: "Kendini iyi hissedeceksin alanı".
Buna giden yol da "tasarım"dan geçiyor. Estetik ve onun günlük yaşantımıza kattığı güzellikler artık gözardı edilemez bir boyuta geldi. Sony'nin Onursal Başkanı Norio Ohga, "Sony'de tüm ürünlerimizin rakiplerimizinkilerle temelde aynı teknoloji, fiyat, performans ve özellikleri sunduğunu farz ediyoruz. Piyasada bir ürünü diğerinden ayıran, farklılaştıran tek şey tasarımdır." diyor.
Tasarım diye, güzellik, değer ve anlam açısından deneyimlenen şeylere denir. O, sanattan farklı olarak günlük yaşamın içindedir.
İhtiyaçlara yönelik veya ihtiyaç yaratarak satılan ürünlerin (hatırlayın o ünlü ustalardan birinin sözünü: "biz matkap değil, delik satıyoruz...") tasarım öğesini ön plana çıkarmamaları doğaldır. Bununla beraber artık insanların "tasarıma" inanılmaz bedeller ödemeye hazır oldukları bir devirdeyiz. Örnek arıyorsanız uzaklara gitmeyelim: Apple iPod. Ona ihtiyacınız olmasa da onu istersiniz. Nitekim iPod Nano'nun ABD'de dönen reklamlarında, yakın plan elden ele dolaşan üründen başka bir şey görünmüyor... Zaten ortada böyle bir tasarım varken başka bir şey göstermeye ne hacet?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

rişi nedeniyle açtığı konkuru kazandık.
