16.11.06

Şimdi Olmadı!



Temel, efelerin ağır aksak oyununa bakıp, bu kadar düşünsem ben de oynarım demiş.
Doğru da demiş. Mesele kadayıfı kimin bulmasında değil. Kadayıf orada duruyordu zaten. Tatlıcının dükkanında. Kadayıfı kimin icat ettiği de, sahiplenilmesi de değil konu. Mesele ondan bir fikir çıkartmakta. O fikir de çıkarılmış. Ama zaten yüzeysel bakılır bizde her şeye ve geçiştirilir. Kardeşler yapmış işte, hem de bak senden daha iyisini yapmışlar, denir. Çünkü o kültürle büyütülmüşlerdir. İcat çıkartma diyerek.
Peki, daha önce akıllar neredeymiş acaba? Ya da tatlıların dibine kıran mı girmiş.
Pardon ya, biz tatlıyı banka şubesine benzetmedik. Ama sizinkinin şerbeti de fazla kaçmış, yağ sızmış gibi duruyor mu demeliyiz. Bu mu eleştiri?
Geçelim... Bugün, bir dia bankasındaki fotoğrafın benzerini hatta daha iyisini çekerseniz ne oluyor biliyor musunuz? Efendim, kütüphane zaten var ve kimseye ait değil demiyor yabancı. Başınız belaya giriyor ve telif hakkını ödüyorsunuz.
Aynı sektördeyseniz ve benzer bir iş yapıyorsanız, RÖK ve Sanayi Bakanlığı da yakanıza yapışacaktır. O halde en iyisi, başka sektörlerdeki kavramları ve fikirleri alıp, üstüne başlık kondurmaktır. Benzet benzet yaz.
Demek ki konu neymiş? Tembellik ve uyanıklıkmış.
Objeler kimseye ait olamaz elbette. Ama objelerin yorumu size aittir. Yani bir bardağın içine iki pipet konmuşsa ve atıyorum ‘ikisinde de iyiyiz. bireysel ve kurumsal bankacılıkta...’ yazarsanız, başkası da gelip 4 pipet koyup, ‘bizim arabamız dört çeker’ yazarsa, bu çalıntı olmaz. Hazır fikri alıp, geliştirme kurnazlığı olur. Buna Şark kurnazlığı da denir.

Demogojiyi eleştiriyle karıştıranlar, espri yaptığını sanarak işi hafifletenler ve geçiştirenler, bir gün kendilerinin de yapacağı bir şeye kılıf hazırlıyor demektir benim için.
Konu mu ne? Bugünlerde gazetelerde çıkan Mercedes ilanı.
Ne söylüyoruz peki, yukarda? Biz bunu, Dışbank Fortis olduğunda,
Şimdi Oldu başlığıyla yapmış, ilanı dolu dolu çıkmıştık. Örnekleri yukarda.

Ama bu yaptıkları olmadı. Kimin mi olmadı? Onu da siz bulun. Arşiv unutmadı.

HighBrand Olur musunuz Acaba?

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar, derken Yahya Kemal, acaba bir gün markaların da neredeyse sadece hayal ederek yaşayacağını öngöremezdi, çünkü öngörmezdi.
Akpet, elbet bir gün ‘5. Olacak’ şarkısını söylerken, ben de acaba ‘5. Kim?’ ve ‘Niye
sesini çıkarmıyor?’ diye merak etmeye başladım. 6. olacağım demek de bir şeydir, aslında. Ki biz de bir zamanlar Demirbank iiçinyapmıştık. Beş kişinin yukarda oturduğu sembolik kuleye tırmanan adam filmiyle, bankayı 6.’lığa konumlamıştık... Türk bankacılığının ilk onu, Cumhuriyet tarihi boyunca değişmediğinden anlamlıydı. Sonra tabii yukardaki beşler, rahat bırakmadılar da aşağıya atıverdiler O’nu.. İlişkimiz biteli on ay olmuştu ki, o da oldu. Yazık oldu...

Böyle bir stratejik konumlama vardır, reklamcılıkta. Markayı yerleştirirsin, gözlere.
Kimisini morartır, kimisine makyaj efekti yaratır.

Beko’nun 210 yılında Avrupa’da en çok tercih edilen on markadan biri olma hedefi,
bizi ilgilendiriyor mu peki? İlgilendirmese bazı bankalarımızdan mobilyacılarımıza hatta
gıdacılarımıza niye hep bizim için saçlarını süpürge ettiklerini açıklasınlardı filmlerde değil mi? Takdir eden olsa söylemezlerdi belki de... Askerde söylediğimiz gibiydi yani her şey, koşarken: Her şey vatan için!
Para kazanacak halleri yok ya... Kazansalar da hep Türkiye kazanıyor zaten.
Türkiye kazan, ben kepçe☺
Şimdi Beko, 2010’da onuncu olamazsa 2015’te beşinci olabilir mi, rica etsek?
Hatta ben de örnek alsam Beko’dan ve ajansımın ‘2010’da Tüm Reklamlar onda’
sloganını benimsemesini sağlasam diyorum. Süt içtim dilim mi yanacak...Yalanım varsa yalanayım...Dün dündür, bugün bugündür, yarın da yarındır derim olmazsa. Allah kerim derim.
Bol sıfırların olduğu rakamlara bir seminer verip, kendimi ‘paralayarak’ anlatmak isterim hatta bunları. Lovemark derim, superbrand derim, pardon onlar dendi... Highmark derim yahu... Bu da benden olsun ne var? Hay Allah! Maksat inovasyon olsun aramızda.

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar... Seyirci hayal gördüğü müddetçe şaşar.
Öyle işte...

29.9.06

MÜŞTERİMİZ FORTIS, THINKMARKETING BÜYÜK ÖDÜLÜNÜ KAZANDI. BU MUTLULUKTA PAYIMIZ OLDUĞU İÇİN BİZ DE SİZİNLE PAYLAŞMAK İSTEDİK!



Türkiye'nin en başarılı markalarını ve pazarlama fikirlerini ödüllendiren ilk ve tek yarışması ThinkMarketing'de, 2006 yılı ödüllerinin sahipleri belli oldu. Fortis, ThinkMarketing Büyük Ödülü'ne layık görüldü.

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen ThinkMarketing Ödülleri, Türk pazarlama sektörünün en önemli etkinliklerinden biri. Ali Saydam, Günseli Özen Ocakoğlu, Barış Topkaya, Fatoş Karahasan, Güven Borça, Vural Çakır, Meral Saçkan gibi sektörün önde gelen saygın isimlerinin oluşturduğu bir juri tarafından her yıl dört kategoride ödül veriliyor: Yenilikçi ürün, yeni marka yaratma,
devrimci pazarlama uygulaması ve Think Marketing Büyük Ödülü.

En başarılı marka yönetimi, iletişim planı ve yatırımın geri dönüşü çerçevesinde değerlendirilen ThinkMarketing Büyük Ödülü'nü, geçtiğimiz yıl sonunda etkili bir dönüşüm ve iletişim kampanyasıyla Türkiye'ye 'merhaba' diyen Fortis Türkiye kazandı. Fortis Türkiye bu ödülü sadece lansman kampanyası ile değil, lansmanın ardından sürdürdüğü marka tutundurma faaliyetleriyle de elde etti. Lansman sonrası Fortis Türkiye en çok hatırlanan markalar arasında Coca Cola ve Arçelik'ten
sonra 3. sıraya yerleşmiş, bankalar arasında da en çok bilinen ilk 5 banka arasına girmişti. Lansman sonrası devam eden pazarlama iletişimi faaliyetleriyle sadece bilinirlik oranlarında değil aynı zamanda markaya yönelik tutum ve inançlarda da istenilen düzey sağlanmıştı. Fortis Kurumsal İletişim Bölümü ve diğer 3. parti kuruluşlarla birlikte çalışarak yaratılan
bu büyük başarıda, Fortis’in iletişim partneri sıfatıyla pay sahibi olmanın kıvancını yaşıyoruz.

Mutluluk paylaşıldıkça büyür diyerek, sevincimizi paylaşmak istedik.

26.9.06

İki Soru İki Yanıt : Reklam ve Pornografi

Reklamda pornografi nerede başlar, nerede biter?


Hiç bir şey aslının yerini tutamaz. Pornografi isteyen pornografiyle
ihtiyacını giderir. Bu anlamda, reklamla cinsel istek ve
heyecan yaratılmaz. Harekete geçireceğimiz tek istek,
ürüne sahip olma duygusudur. Kadına ya da erkeğe değil.
Reklamda pornografi, ürünün farkına varmak, kendisi için uygun olduğunu bilmek ve tanımakla başlar. Satın alarak biter. Buna da pornografi denmez zaten.


Selülit kremi reklamında popo kullanmak pornografi midir?


Sizin ürünle ilginiz yoksa ya da reklam bu ilgiyi markaya
yönlendiremiyorsa başka şeylerle ilgilenirsiniz.
İhtiyacınız ve istekleriniz belirler bunu. İnek memesinden tahrik oluyorsanız sorun reklamda değil sizdedir.
Ama popo tüm kültürlerde en çekici organlardan biri.
Kadınlara seslenen bir reklamda kadın poposu kullanarak
kadınların dikkati çekilebilir. Ama kimse sahip olduğu popoyu,
estetik de olsa, o markayı da kullansa, reklamdakiyle
değiştiremez. Bu anlamda, reklamda popo kullanmanın
pornografisinden çok tüketiciyi kandırmasıyla bağlantı kurulmalı.
Ayrıca Reklam Özdenetim Kurulu’nun belirlediği uluslar arası esaslar
dikkate alınmak zorunda. Siz özdenetiminizi yapamazsanız birileri
gelir sizin yerinize yapar. Reklamcılar, işin siyasal alana çekilmesine
izin vermemeli ve bu tartışmada taraf olmamalı.
İş, reklam boyutuyla ve objektif olarak incelenmeli.
Unutmayın ki, özgürlüklerimizi o özgürlükleri sağlayan ve koruyan
kurallara borçluyuz.

Kendi görüşüm şudur: Ben selülit reklamında popo kullanmayı
yaratıcı bir çözüm olarak görmüyorum. Hatta bence ilk akla gelen
fikir. Tren yazıp tren göstermek gibi yani…

20.9.06

Bazen reklamın kötüsü de oluyor.


Reklam, hele ki ülkelerin reklamı söz konusu olduğu zaman, ciddi organizasyonlar, özellikle spor organizasyonları çok büyük önem kazanıyor. Hatta öyle ki TV ya da sinema tanıtım filmlerinden çok daha fazla iş görüyorlar. Türkiye’nin elinde de bunlardan biri var: Formula 1 Türkiye Grand Prix’si. Evet Türkiye’ye bu organizasyon gökten zembille inmedi. Türkiye bu organizasyona her yıl ev sahipliği yapmak için çok büyük çaba harcadı. Dünyanın en güzel pistlerinden birini yaptı. Üstelik geçtiğimiz yıl, düzenlediği organizasyonla uluslararası düzeyde takdir kazandı. Oysa bu yıl, bu kadar önemli bir organizasyonu, tamamen subjektif kararlar yüzünden elimize yüzümüze bulaştırdık. Neredeyse kaybediyorduk.

Üstelik bu kadar önemli bir reklam fırsatını, yine “subjektif bir bakışla” reklam uğruna yitiryorduk. Sadece 5 Milyon USD tutarında bir ceza ile açıkçası “yırttık”.

Bu olaydan çıkarmamız gereken çok önemli bir ders olduğu açık: Reklam ve reklam organizasyonu son derece bilimsel ve ciddi bir iştir. Ölçüp, biçmeden, stratejik sonuçlarını öngörmeden adım atılmaması gerekir. Yoksa para da, emek de boşa gider.

4.8.06

İstekler ihtiyaçlara karşı!

Değişen dünya, değişen kültür ve değişen ekonomi, insanın doğasındaki farklı arzuların biz profesyonellerce kaşınmasını gerektiriyor: İstekler...
Sunulan birbirine benzer onbinlerce materyalin arasında markalar için dikkatleri üzerlerine toplama fırsatı yaratacak çok geniş bir alan var: "Kendini iyi hissedeceksin alanı".
Buna giden yol da "tasarım"dan geçiyor. Estetik ve onun günlük yaşantımıza kattığı güzellikler artık gözardı edilemez bir boyuta geldi. Sony'nin Onursal Başkanı Norio Ohga, "Sony'de tüm ürünlerimizin rakiplerimizinkilerle temelde aynı teknoloji, fiyat, performans ve özellikleri sunduğunu farz ediyoruz. Piyasada bir ürünü diğerinden ayıran, farklılaştıran tek şey tasarımdır." diyor.
Tasarım diye, güzellik, değer ve anlam açısından deneyimlenen şeylere denir. O, sanattan farklı olarak günlük yaşamın içindedir.
İhtiyaçlara yönelik veya ihtiyaç yaratarak satılan ürünlerin (hatırlayın o ünlü ustalardan birinin sözünü: "biz matkap değil, delik satıyoruz...") tasarım öğesini ön plana çıkarmamaları doğaldır. Bununla beraber artık insanların "tasarıma" inanılmaz bedeller ödemeye hazır oldukları bir devirdeyiz. Örnek arıyorsanız uzaklara gitmeyelim: Apple iPod. Ona ihtiyacınız olmasa da onu istersiniz. Nitekim iPod Nano'nun ABD'de dönen reklamlarında, yakın plan elden ele dolaşan üründen başka bir şey görünmüyor... Zaten ortada böyle bir tasarım varken başka bir şey göstermeye ne hacet?

27.6.06

Modern reklamcılığın tuhaf ölümü

Yazan: Maurica Saatchi*
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=44185&ForArsiv=1
Bazen kendimi adı reklamcılık olan çok sevdiğim bir arkadaşımın mezarı başında duruyormuşum gibi hissediyorum.
Cenaze prosedürü yerine getirildi. Mezar kazıcıları da görevlerini yaptılar. Ölenin yakınları toplandılar. Bazıları öleni tanıdıklarını söylemekten kaçındılar: "Reklamcılık mı? Ben o işin içinde değilim."
Bir zamanlar reklam piyasasında sürekli paylarını artırma çabasında olan reklam kuruluşları şimdi artık tersine reklamcılıktan ne kadar uzaksalar o kadar kendileriyle övünüyorlar. Peki bu noktaya nasıl gelindi?
Reklamcılara göre hastalığın ilk evresi sosyolojikti; artık aileler toplanıp televizyon seyretmiyordu. Bu da 30 saniyelik ticari reklamların sonuydu. İkinci semptom ise teknolojiydi çünkü aile üyelerinin tümü evde olsa bile herkes aynı ekrana bakmıyordu. Laptoplar, cep telefonları, iPodlar, oyunlar, bunların tümü medyanın daha fazla parçalanmasına dolayısıyla daha fazla kanala, seçeneğe ve komplikasyona yol açtılar.
Bunun tedavisi ise psikolojik yani her şey beyinde bitiyor.

Dijital doğanlar ve göçenler
Günümüzde sosyal bilim adamları dünyayı dijital doğanlar ve dijital göçmenler olmak üzere ikiye ayırıyorlar. Yaşı 25'in üzerinde olanlar dijital göçmenler. Bu kuşak dijital dili öğrenmek zorunda kaldı. Dijital doğanlar ise tıpkı ana dilin daha bebeklikten hiçbir çaba harcanmadan öğrenilmesi gibi bu dili doğal olarak edindiler. Dijital göçmen ise çaba harcadığından zayıf bir dile sahip.
Sinir bilimcilere göre de, dijital doğanlar büyüdükleri sırada dijital veriler edindikleri için diğerlerine kıyasla farklı bir fiziksel yapıya sahipler. Çok daha hızlı davranıp hızlı yanıt veriyorlar. Ama daha az hatırlıyorlar.
Bu nedenle de modern bir yeniyetme bu 30 saniyelik normal TV reklamı sırasında telefon görüşmesi yapıp, internette bir metni yolluyor, fotoğraf alıyor, oyun oynuyor, müzik parçasını indiriyor, dergi okuyor ve baş döndürücü bir hızla reklamlara göz atıyor. Uzmanlar bunu "sürekli kısmi dikkatlilik" hali olarak tanımlıyorlar. Bunun sonucunda da TV reklamlarının hatırlanma oranı 1960'larda yüzde 35'ken günümüzde yüzde 10'a gerilemiş bulunuyor.
Kısacası sosyoloji, teknoloji ve psikoloji el birliğiyle reklamcılığı yendi. Eğer reklamcılık sektöründeyseniz gömülmek üzeresiniz. O halde ne yapmalısınız? Geriye tek seçenek kalıyor: Dua etmek.
Tabii gömülürken yanınıza bir İncil konulacaktır. İncil'in sayfalarını karıştırırken size çıkış yolunu gösterecek doğru sayfaya denk düşebilirsiniz.
Nitekim Aziz Yuhanna şöyle der:
İlk başta söz vardı...
Ve şöyle devam eder:
... Ve söz Tanrı'ydı.

Sözcük her şeydir
Sözcük markanın rehberi, koruyucusu, savunucusu, kurtarıcısıdır.
Sözcük her şeyden önce gelir ve özeldir. Sözcük kurtarıcıdır çünkü iş dünyasının her aşamasında bir markaya bir sözcük denk düşecektir. Ve bu sözcüklerin bazıları da çoktan rezerve edilmiş durumda.
Her marka yalnızca bir sözcüğe sahip olabilir. Her sözcük yalnızca bir marka tarafından sahiplenilebilir. Sözcüğünüzü seçmeden önce çok iyi düşünün. O sözcük markanızın tanrısı olacaktır.
Bu basit testi kendi şirketinizin ürün ya da hizmetlerine de uygulayın.
Herhangi bir markayı alın.
Şimdi ne söylemeye çalıştığınızı düşünün. Sahiplenmek istediğiniz o özelliği, duyguyu tek sözcükle özetleyebilir misiniz?
Eğer sözcük değil de cümle kuruyorsanız sorun var demektir. Neden? Çünkü günümüzde yalnızca aşırı basit fikirler tutuyor.
Bertrand Russell'ın deyişiyle, karmaşıklığı basitleşmeden basite indirgemek düşünceyi zorunlu kılıyor.
Sonuç olarak, bu yeni teknolojilerin dünyasında tek sözcük en değerli hazine. Bunu keşfedince sizi kurtaracak, sonsuz özgürlüğe taşıyacak yolu bulmuş olacaksınız. (THE FINANCIAL TIMES)

*Lord Saatchi, M&C Saatchi'nin CEO'sudur.

Macitler ve mucitler belli oluyor!

Business Week ve The Boston Consulting Group tarafından 2006 başında 63 ülkede 1070 üst düzey yöneticiyle yapılan anketle dünyanın en "mucit" (innovative) 25 şirketi belli oldu. Okuyalım ve ilham alalım.

1) Apple: i-pod'u yarattı daha ne olsun. Çarpıcı tasarımlar onda, yaratıcı yazılımlar onda...
2) Google: Dünyanın en yetenekli mühendislerini işe alıyor ve onlara "istediğinizi deneyin" diyor. Daima sadeliğe ve müşteriye odaklı.
3) 3M: Araştırma ve tasarım laboratuarlarının tamamını yeniledi ve yine araştırmalara odaklandı. Yeni CEO'su ile dümene yeniden bir mühendis geçti.
4) Toyota: Üretimde yeni fikirlerin ustası. Şimdi de Hibrid teknolojisini geliştirdi.
5) Microsoft: Windows ve Office'i sürekli yeniliyor. Yeni bir Web ve PC servisi olan "Live" süper bir başlangıç yapacak.
6) General Electric: Yöneticilerini değerlendirme kriterleri arasında "hayalgücü ve cesaret" gibi maddeler var.
7) P&G: "Connect and develop" modeliyle tasarım ve yenilik artık şirketin bir parçası olmuş.
8) Nokia: Trendleri takip altına almak için "dünya haritaları" yapmış. Tasarımlarını buna göre yapıyor. Gelişen pazarlara özel daha ucuz modeller tasarlıyor.
9) Starbucks: 3 dolarlık kahvenin yaratıcıları şimdi de kahveyi sinemaya sokmuşlar.
10) IBM: 40.000'den fazla yeni patentinin 500'ünü ekosistem teknolojilerine ayırmış.
11) Virgin: Hip yaşam biçimli markasını havayollarından sigortaya kadar taşımış...
12) Samsung: Güney Koreli şirket tasarımdan üretime süratle geçebiliyormuş.
13) Sony: Eskiden daha üst sıralarda yer alan şirket HD teknolojisiyle yeniden tırmanışa geçmiş.
14) Dell: PC destek zincirinde ve satış kanallarında devrim yapmış. Ama yine de Apple'ın gölgesinde...
15) IDEO: Birçok şirkete tasarım odaklı düşünmeyi öğretiyor ve onlara tasarımlar yapıyor.
16) BMW: Innovative araştırma merkezi kurmuş. Yeni modeller için tasarımcılar arasında yarışmalar düzenliyormuş.
17) Intel: PC'nin ve mikroişlemcilerin dışına taşmak üzere. 2006'da tarihinde hiç olmadığı kadar çok yeni ürün çıkaracakmış.
18) eBay: Dünyanın en büyük online pazarı. Şimdi de vakti olmayan müşterileri için sabit fiyatlı bir site lanse etme hazırlığında.
19) IKEA: İsveçli perakendeci, mükemmel tasarımları ve sunduğu farklı perakende deneyimiyle kült olmuş durumda.
20) Wal-Mart: Tedarik kanallarını teknolojik yöntemlerle yönetiyormuş.
21) Amazon: Online deneyimi geliştirmeye odaklı.
22) Target: Kreatif pazarlama yöntemleri ve geçici mağazalarla tüketicilerini sürekli şaşırtıyormuş.
23) Honda: Mükemmel mühendislik ürünü otomobil olarak bilinen Honda, şimdi de otomobilin dışına çıkmış.
24) Research in Motion: Kablosuz e-mail pazarını kontrol ediyor.
25) Southwest Airlines: En ucuz maliyetli havayolu modelini yaratmış.

Not: Çevirileri ben yaptım, hatalar olduysa affola.

İşbu anketten alacağımız üç mesaj şöyle:
1. Tasarım farklılaşmanın anahtarıdır. Apple, P&G, IDEO, BMW, IKEA, Target gibi şirketler bunun kanıtı.
2. Doğru ürünü yaratan öncüler, devrimciler daima böyle listelerde olurlar.
3. Bizim şirketler için de bir "innovation" araştırması yapılması vakti artık gelmiş.

26.6.06

"Prosumer" ve "Mass Customization" Kavramları Üzerine


Türkçeleri "üreten tüketici" ve "kitlesel bireyselleşme". Bu teori ünlü fütürist Alvin Toffler tarafından öne sürüldü. 1980'lerde yazdığı kitabı "The Third Wave"de bu konudan bahsetmişti. Kitabı okumadım. Ama A. Selim Tunce kendi blog'unda bu konudan bahsetmiş. Zeynep Özata'nın bir yazısı üzerine kendi fikirlerini de belirtmiş. Kitabı okumadıysanız bu yazı sayesinde kitap hakkında oldukça geniş bir bilgi edinebilirsiniz.
Alvin Toffler 80'lerde yazdığı bu kitabında post-endüstriyel dönemde tüketenle üreten arasındaki sınırların silikleşeceğini, işletmeler karlılıklarını artırabilmek için kitlesel bireyselleşme kavramına ( tüketicinin özelikle tasarım aşamasında üretim sürecine dahil edilmesi-örnek İkea, Adidas vs.) yöneleceklerini vurguluyor. Uzun seneler önce öne sürülen bu teorinin bu blogda verdiğimiz örneklerle bile doğrulandığını görebiliriz.
Kitabı tavsiye ederim. Ben en kısa zamanda okuyacağım.
http://selimtuncer.blogspot.com/2006/03/tketen-retici-prosumer.htmlhttp://selimtuncer.blogspot.com/2006/03/tketen-retici-prosumer.html

23.6.06

"Klişeye karşı omuz omuza!"

... diye bir başlık atarken bile eski bir klişenin beni ele geçirmesine nasıl olup da izin verdiğimi hayretle fark ettim. Ama anlatmaya çalışacağım konunun vurgusunu böylesine bir başlık daha da güçlendirecek.
Konumuz reklam sektörünü bataklığın dibine doğru çeken canavarlar: Klişeler. Üstelik bu sadece Türkiye'nin değil, tüm dünyanın sorunu. 10-15 yıldır nereye baksak, hangi sektörü incelesek aynı insight'lar, aynı stratejiler, aynı kreatif çözümler... Günde binlerce reklama maruz kalmış bir tüketicinin gözünde "yeni" olduğu varsayılan bir ürün, hizmet veya reklamın ne kadar çabuk eskidiğine daha çok tanık olmaya başladığımız günler bu günler... Şu halde klişelerle nereye kadar? Öyle görünüyor ki klişe kalabalığında gerçekten "yeni" bir ürün, gerçekten "yeni" bir hizmet sunan, gerçekten "yeni" bir şey söyleyenler kazanacak. Diğerlerinin etkisi akvaryumda balık seyretmekten ya da 50 yıldır politikacılardan duyulan standart vaatlerden farklı olmayacak. Oradan uzaklaştığınızda derhal unutacaksınız ve "beeeh" diye omuz silkeceksiniz. Farklılık yaratmanın argo kullanmak, bas bas bağırmak, 58 takla atmak olmadığını anlayan şirketlerse "innovation"a (yenilik-yeni fikirler) yönelecek. Bana göre pazarlama bilimi açısından para da mutluluk da innovation'da. Dolayısıyla "innovation" kavramını iyice bir hazmetmek gerekiyor. Bundan sonraki yazılarımı bu konuya ayıracağım. Bakalım işe yarayacak mı?

22.6.06

Biraz Bugün, Çok Yarın

Trendgroup'un yaptığı gençlik araştırmasının bulgularına ulaştım internetten ve dergiden. Sizinle paylaşmak istedim. Bu bulgulardan "içerik kuşağı" isimli yazımda da bahsetmiştim. Biraz daha iredeleyeceğiz bu kuşağı.
Bu araştrımanın ismi başlıkta da yazdığı gibi "Biraz bugün, çok yarın". 12-25 yaş grubu ile 12 büyük kentte 600 gençle yapılan bu araştırma gençlerin bugün ve yarınla ilgili düşüncelerini ele alıyor. 60 kişiyle yaptığı kolaj çalışmalarının sonuçlarına da yer veriyor. Araştırmanın sonuçları "Biraz bugün çok yarın" kitabında derlenmiş. Ama ben bu kitaba ulaşamadım. Hiç bir kitapçıda yok. Nereden ulaşabileceğimi bilen varsa, bana yazarsa sevinirim.
Araştırmanın sonunda Trendgroup gençleri 5'e ayırmış.
"Falsız kalma"cılar (%18): 3 büyük kent dışında yaşayanlar. %75'ini genç kızlar oluşturuyor. Parayı en çok giyime harcıyorlar. Cep telefonuna çok bağlılar. Aile değerlerine de bağlılar, ama hayatla da ilgili kaygıları var. Faka çok meraklılar.
Kronik depresifler (%15): En memnuniyetsiz grup. Çok umutsuzlar. Çünkü onlara kapıyı aralayabilecek donanıma sahip değiller. Çoğunluğu 18 yaş üstü erkek. Sigaraya çok para harcıyorlar. Televizyon bağımlısılar. Pop ve arabesk müzik dinliyorlar. Müslüm Gürses, Ahmet Kaya'ya hayranlar.
Tırtıllar (%17): Onlar için en önemli şey özgürlükleri. 18 yaş üstündeler. Gazete okuyorlar. Entellektüel bir yapıya sahipler. Kablosuz olmak istiyorlar. Cinsellikten ve felsefeden konuşuyorlar. Kitap okuyorlar. Politika ve gündemle ilgililer. MOr ve Ötesi, Manga en sevdikleri gruplardan.
"Bardak tabi dolu"cular (%32): Bunlar pembe gözlüklüler. Üst sosyo ekonomik segmente dahiller. İyi okullarda okuyorlar. Aileleriyle yaşadıkları hayattan çok memnunlar. Çünkü önlerinde dolu bardak var.
"Böyle iyi"ciler (%18): Kırsal kesimdeki gençler. Sosyal kesimlerini ve sosyal rollerini sorgulamadıkları için "böyle iyi"ci davranıyorlar. Hallerinden şikayetçi değiller. Ya anneyi ya da babayı model alıyorlar. Hande Yener ve Yıldız Tilbe hayranılar.

Benim ilgimi çeken "bardak tabi dolu"cuların oranı oldu. Türkiye gibi bir ülkede %32'si bu kadar iyimser ve sosyoekonomik seviyesi yüksek olduğuna inanamadım.
Not: Bu yazı Elle dergisinden alınmıştır.
http://www.tren-dgroup.com/genclik.htm

Sanal Rüzgarın Etkileri





Sürekli bahsettiğimiz sanal rüzgarın insanlar üzerindeki etkisini çeşitlendirmek istiyorum bu yazıda. Sanal rüzgar neleri beraberinde getirdi?

  • Blog'lar arttı.
  • Herkes bir şeyler yazıp bir çok kişiyle bunu paylaşabilir hale geldi.
  • Online oksijen arttı.
  • Gazete, TV geleneksel mecralar oldu
  • TV izlenirliği ve gazete okunurluğu ABD başta olmak üzere gençler arasında düşüşe geçti.
  • TV ve gazete güncellenmekte geciken mecralar arasında yerini aldı.
Son 10 yılda internet öyle hızlı gelişti ki hiç bir mecra onun hızına yetişemez hale geldi. Herkes internetle 10 dk ünlü olabilme şansını yakaladı. İşte bütün bu gelişmeler basın özgürlüğünü getirdi. Her şey yazılır her şey bilinir oldu. Şeffaflık önem kazanır oldu.

Tüm bunların en güzel örneği Kore'de yayınlanan online gazete. İsmi "ohmynews.com" 4 yıl önce kurulan bu gazete, ülkedeki en büyük 3. gazete. Asıl ilginci de bu gazetenin %10'u gazete editörleri tarafından yazılırken, geri kalan %90'ı ise "citizen journalist" denilen halktan insanlardan oluşması. 26.000 vatandaş bu gazeteye katkıda bulunuyor. Makalesini getiren 20$'ı götürüyor ve ismi gazetede yayınlanıyor. Her şey şefaf her şey tüketicinin kontrolünde. Mediyayı tüketici yönetiyor. İnsanlar özgür hale geliyor. İzinli pazarlama git gide daha da önem kazanıyor.
http://english.ohmynews.com/index.asp

16.6.06

Yaz kampları mantığı değişti.


Artık aileler çocuklarını sadece güzel bir tatil geçirsin, golf oynamayı öğrensin, sosyal olsun diye kampa göndermiyorlar. Asıl amaçları, çocuklarını geleceğe ve para kazanmanın zorluklarına alıştırmak. "Fear factor", "Survival" gibi programların da etkisiyle bu kamplar yurtdışında yaygınlaşmaya başlıyor. Kamp kurarak doğayla savaşmayı esas alan bir yarışma aslında bu kamplar. Kazanana ise ödül olarak para veriliyor. Para için, hayatta kalmak için küçük yaşta büyük dertlerle başa çıkabilme sanatını en iyi sergileyen, büyümüş oluyor ve bir sürü para kazanabiliyor. Biraz acımasız ama dünya ve rekabet ortamı da öyle değil mi?http://www.cscout.com/blog/

Çılgın fikirler, yeni iş fırsatları ...


1- Piercing modası sınırları aştı: Artık gençler dudaklarına dillerine, kaşlarına, göbeklerine piercing takmaya bayılıyorlar. Bu piercingler sadece aksesuvar olmaktan öteye geçemiyordu. Ta ki ben şu makaleyi okuyana kadar. Artık gözlükler de piercing yapılabiliyor. yabancılar buna "pierced glasses" diyorlar. Ne kadar kullanışlı bilinmez. Ama bu mantıktan yola çıkılarak piercing modası sadece aksesuar olarak değil kullanıma da sokulabilen bir trend olarak büyüyeceğe benziyor.

2- Mideyi ağrıtmayan kahve: P&G "Folgar Simply Smooth" isimli bir kahve çıkarmış. Bu kahvenin özelliği sizin de anladığınız gibi kahve içildikten sonra meydana gelen asitten kaynaklanan ağrıya son vermek. Kahve sigara keyfiniz daha keyifli.

3- Tırnaklara da yeşil çay: Dişlerden sonra tırnakların güçlenmesi için de yeşil çaylı ürünler yapılmış.

4- Yatakta okunabilen kitap: İşte benim en çok sevdiğim ürün.
Eğer yatarak kitap okumak istiyor ve kitabı okurken kolunuz ağrıyor, üstüne, gözleriniz de yazıları takip etmekte zorlanıyorsa bu ürüne ihtiyacınız var demektir. Çok iyi bir insight, çok iyi bir gözlem. Tebrik ederim...
http://www.strangenewproducts.com/

Peki Effie kimlere gitti?


Oğuzhan Bey Kristal Elma demişken ben de Effie ödüllerini yazayım dedim. Ogilvy bu sene Grand Effie yi aldı. Dove "Real Beauty" kampanyası en etkin kampanya seçildi. Diğer finalistler ise DDB, Leo Burnett, BBDO oldu.
Bize de centilmence onları tebrik etmek düşüyor.
http://www.brandweek.com/bw/news/packaged/article_display.jsp?vnu_content_id=1002650497